ÇAĞIN GÜNAH KEÇİSİ: SOSYAL MEDYA

f-selfies-a-20150113.jpgSosyal medyanın ortaya çıkışından beri akıllı cihazlar yeni bir çeşit mahkeme salonu haline geldi. Öyle ki jüri de, sanık da, hakim de aynı kalabalık ve başparmaklarıyla ekranı yukarı doğru kaydırırken sürekli birbirleri hakkında yargılamada bulunuyorlar. Sanıkların ise genelde hükümden haberi bile olmuyor.

Bu yazının konusu ise çeşitli ortamlarda sıklıkla yapılan bir eleştiri: İnsanların sadece iyi anlarını paylaştıkları, aslında o kadar da güzel bir hayat sürmedikleri, sahte birer profil çizdikleri söylemi.

İyi de arkadaşlar, sosyal medyanın, hatta internetin daha düşüncesi ortada yokken, örneğin 1950’lerde insanlar tatile gittiğinde ne yapıyordu? Okumaya devam et

Reklamlar

FUTBOL NEREYE KADAR?

IMG_0065Bu satırları yazarken Fenerbahçe, ekrandaki kısaltması MOL olan bir takım karşısında kendi sahasında 3-1 geride.

Takımın tam adını bilmiyorum, çünkü yaklaşık 7-8 yıldır futbolla hemen hiç ilgilenmiyorum. Sadece şu son bir ayda ücretsiz kanallarda denk gelen maçlara şöyle bir bakıyorum. Letonya ile berabere kaldık, Hollanda ile “umutlandık”, Galatasaray bir yabancı takımdan fark yedi.

Futboldan soğumamın bir çok nedeni var muhtemelen, ama net hatırladığım bir an televizyon seyrederken kola içtiğim bardağa baktığım andı. Bir kola firmasının bizim de katıldığımız Kore 2002 Dünya Kupası sırasında promosyon olarak dağıttığı bardak. Bardağa bakınca Okumaya devam et

CEMAL MAYMUNSOY

Cemal Maymunsoy

Cemal fakültenin koridorunda hızla yürüyordu. Akşamüzeri olmasına rağmen henüz bir şey yememişti. Ama tez danışmanlığını yapan profesöre taslağını gösterip fikrini alacaktı ve görüşme saatini kaçırmaması gerekiyordu. “Çıkışta kantinden birşeyler alır yerim” diye düşündü. Yolda giderken fotokopiciye uğradı, bastırdığı son taslak için bir plastik dosya aldı. Kağıtları ustaca bir hareketle dosyanın içine yerleştirdi. Akmar pasajındaki sahaftan aldığı “Zaman Yönetimi” kitabında altını çizdiği satırlardan birinin söylediği gibi, acele etmesi işleri baştan savma yapması anlamına gelmemeliydi. Bu nedenle plastik dosya ayrıntısını es geçemezdi.

Profesörün kapısının önüne geldiğinde bir besmele çekti ve kapıyı tıklattı. İçeriden “Gir!” sesi geldi. Kapıyı yavaşça açtı. Loş bir odaydı. Duvarları sanki bir evin odasıymış gibi, dikey desenli duvar kağıdıyla kaplıydı.

– Merhaba hocam!

– Hoşgeldin Cemal. Gel bakalım, bugün neler getirdin bize.

– Hocam bu bölümde biraz Darvin’in gemisi Beagle üzerinde durdum. Konuyla direk ilgili olmasa da alçakgönüllü sayılabilecek bir tekne olması araştırmanın yapıldığı koşullar hakkında daha etkili bir bakış açısı verebilir diye düşündüm.

– Güzel düşünmüşsün. İçimden bir ses bu tezi okul arşivinde bırakmayıp kitap olarak da yayınlamak istediğini söylüyor.

– Doğrusu bunu ilk kez sizden duyuyorum Ama şimdi düşündüm de, istediğim sonuçlara ulaşabilirsem gerçekten de yayınlatmak isteyebilirim, neden olmasın?

Profesör gülümsedi.

– İstediğin sonuçlara ulaşırsan mı?

– Evet.

– Dürüst olman güzel, ama ben en iyisi bunu duymamış olayım…  Okumaya devam et

YARAMAZ ÇOCUK

İnsan türü olarak kendimizle övünmeye bayılırız. Bunu yaparken de hep deriz ki, insanın hayvandan farkı düşünmesidir, konuşmasıdır vb vb. Bunların hepsi palavradır aslında.

Hayvanlar düşünmüyor mu? Avına yaklaşma stratejisini saatler öncesinden planlayan bir aslan sürüsüne sorun.

Hayvanlar konuşmuyor mu? Balinalara sorun. Yunuslara sorun. Kuşlara sorun. Gerçi zavallı balinalar bizim gürültülü tankerlerimiz yüzünden artık sadece çok kısa mesafelerde haberleşebiliyor. Tankerlerden önce binlerce kilometre uzaktan iletişim kurabiliyorlardı, üstelik belirli sözcükleri olan bir dille. Okumaya devam et

HÜRRİYET’TEKİ AYRILIKLAR

lyYj56Ki_400x400Hürriyet’teki yazar ayrılıkları birbirine benzer akışlar ile gerçekleşmeye başladı. Son olarak Yılmaz Özdil olayında da gördük. Önce küfürlü bir yazı yazılır, sonra da ya istifa edilir ya da işten çıkartma gerçekleşir.

2010 yılında Oktay Ekşi “Bunlar analarını da satarlar” cümlesini taşra baskısına koydurmuş ve ardından “Kantarın topuzunu kaçırmışız” diyerek istifa etmişti. Emin Çölaşan’ın da ifadelerinin hakaret sınırlarında dolaştığı sık sık görülüyordu. Daha sonra gazete yönetimi hükümetin de baskılarıyla Çölaşan’ın ilişiğini kesmek zorunda kalmıştı.

Benim anlamadığım, bu tarz ayrılıklar tam olarak hangi amaca hizmet ediyor. Eğer muhalif görüşe hizmet ediyor denirse bu pek de doğru değil, çünkü Hürriyet hiç bir zaman ana akım medyanın en etkili gazetesi olma durumunu kaybetmeyecek. Yani bu yazarlar ana akım medyasıyla insanlara görüşlerini aktarma imkanlarını kaybediyorlar. Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun gittikten sonra kimse bu gazeteyi almayacak denmişti, ama hala Hürriyet Türkiye’deki en etkili gazete. Şimdi hatırlamayabilirsiniz ama Yılmaz Özdil, Emin Çölaşan kovulduğunda Hürriyet’e getirilmişti. Çölaşan yazmaya başladığında insanlar bir kaç gün Sözcü aldı ama daha sonra bir gazete olarak aradıklarını bulamadıkları için Hürriyet’e geri döndüler. Okumaya devam et

SIRA ANAYASA MAHKEMESİ ANDI’NDA

(13 Ocak 2011 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanmıştır.)

HÜRRİYET Gazetesi’nde dün “Uyumda, mahkeme andı değişti” başlığı ile yayınlanan habere göre Anayasa Mahkemesi başkan ve üyelerinin devlet protokolü önünde göreve başlarken içtikleri ant metninden “Türk milleti” ve “Türk evladı” ifadeleri çıkarıldı.

Şimdi başka bir kaynaktan alıntı yapalım. Baron Joseph Von Hammer Purgstall’ın Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, Cilt 1, Sayfa 29 (Bolca Arapça ve Farsça bulaşmış Mehmet Ata Bey çevirisi ile):

Okumaya devam et