Savaş Türkiye Varlık Vergisi – Cahit Kayra [ÖZET]

Öncelikle bunun sadece bir özet olduğunu hatırlatayım. Benim buradaki sınırlı özetim ile yetinmeyin, çünkü içinde çok ilginç anekdotlar ve alıntılar var. Okuduktan sonra eğer İstanbul’daysanız doğruca Kadıköy’ün yolunu tutun, ferah bir Moda havası alın ve Tarihçi Kitabevi’nden kitabın kendisini edinin. Sonra ister Moda burnunda çay eşliğinde ister Kadıköy’ün herhangi bir kahvecisinde başlayın okumaya. Türkiye geneline ve yurtdışına da kitabı gönderen bir çok internet sitesi bulunuyor.

İnişli çıkışlı dönemler geçirse de Türkiye bugün dünyanın ilk yirmi ekonomisi arasında ve pek çok konuda sözü geçen bir ülke. Bunu her şeyden önce neredeyse yüz yıldır bir savaşa girmemesine borçlu. Bu elbette kolay olmadı. Toplumun her kesimi bedeller ödedi. Klişeleşmiş “vergiyi sadece varlıklılar/gayrimüslimler ödedi” önermesi temelsiz ve maksatlı bir uydurmadır. “Zaten sefalet içindeler, ellerindekini de alsak ne olur ki?” denerek Toprak Mahsulleri Vergisi ve Hayvanlar Vergisi ile Türk köylüsü de taşın altına elini ve canını koydu. Hatta kişi başına düşen vergi miktarında gayrimüslimler, diğer vatandaşlardan geridedir. 

Yakın zamanda kaybettiğimiz Cahit Kayra’nın Cumhuriyet Gazetesi Vakfı başkanı Alev Coşkun’un önerisiyle yazdığı Savaş Türkiye Varlık Vergisi kitabı da bu süreci en yetkin ve tarafsız biçimde anlatan kaynaklardan biri. Kayra’nın kitabının adını neden böyle seçtiğini anlamak zor değil. Hatta şöyle diyebiliriz, “Varlık Vergisi” ya da “Toprak Mahsulleri Vergisi” diye yazılır, “Savaşa Girmeme Vergisi” ya da “Tüm Kurtuluş Savaşı Kazanımlarını Kaybetmeme Vergisi” olarak okunur.

Kitap biraz hacimli gözükebilir, ancak 250. sayfadan sonraki kısım toparlama ve eklerden oluşuyor ve akıcı bir dille yazıldığı için metin kısa sürede okunabiliyor. Cahit Kayra bu verginin uygulanmasında müfettiş olarak da çalışmış, yani yazdıkları tamamen ‘içeriden’. Eklerdeki Faik Ökte kısmını okurken ise epey eğleneceksiniz(!).

Kayra önce Varlık Vergisi’nin nasıl da elli yıl boyunca unutulduktan sonra birden hatırlandığını ortaya koyuyor: ABD – Sovyetler arasındaki soğuk savaşın 1989’da sona ermesi ile Türkiye’nin bu konudaki desteğine ihtiyaç kalmıyor ve her zamanki kullanışlı “gazeteci” ve “tarihçi”lerimiz birden bu konuyu hatırlıyorlar. Uyduruk senaryolu filmler çekilmeye başlıyor (tıpkı bugünkü Kulüp dizisi gibi). Aynı dönemde yalanlarla dolu Geceyarısı Ekspresi de çekiliyor örneğin. Plan artık işletmeye alınmıştır.

Kullanışlı zevatın bu kara propagandasındaki en önemli kaynağı Faik Ökte’nin 1951 yılında (tarihe dikkat) yazdığı Varlık Vergisi Faciası kitabı. Faik Ökte kim mi? Varlık Vergisi’nin uygulanmasındaki en yetkili isimlerden, İstanbul Defterdarı! Kanunda olmadığı halde mükellefleri (Mehmet İzmen ile birlikte) müslim / gayrimüslim diye ayıran kişi! Kimden ne kadar vergi alınacağı onun iki dudağının arasında. Vergi uygulamasında gayrimüslimlere yapılmış sınırlı sayıda adaletsizliklerin baş sorumlusu. Üstelik bu yetkisini kulllanarak yine gayrimüslim vatandaşlara yarattığı mağduriyetten haksız kazanç sağladığı konusunda çok tatsız ve ciddi iddialar var, bir kısmını Kayra da kitaba almış. Diğerlerini şu adreste okuyabilirsiniz. 

Yani kısaca, Faik Ökte’nin bu kitabı Demokrat Parti’nin güçlendiğini görerek, bir tür itirafnameyi suçlanmadan önce kendisi yazarak sıyrılmak istediği apaçık ortaya çıkıyor. Amacında da başarılı oluyor, DP döneminde Milli Reasürans’a kapağı atıyor. Kitabında vergi konusu dışında geçmişte parçası olduğu CHP yönetimine başka eleştirilerde de bulunuyor. Köy Enstitüleri’ne ayrılan bütçeyi ve Atatürk’e hastalığı döneminde gösterilen özeni “lüks harcamalar” diye üstü kapalı olarak fazla buluyor örneğin (pes!). CHP’ye ekonomi konusundaki eleştirilerinde önemli maddi hatalar yapıyor (mutlaka kitaptan okuyun). Neresinden baksanız elle tutulur yanı olmayan bir anlatı Ökte’ninki. 

Faik Ökte

O dönemde ticaretin %87’si gayrimüslimlerin elinde, ne yazık ki bir kısmı ciddi karaborsacılık faaliyetlerinde de bulunuyorlar savaş ortamında. Ancak Türk burjuva da vergiden etkileniyor, hatta bu vergiyle yaşadıkları korku Demokrat Parti’nin yükselmesinde çok etkili oluyor (bunlardan da karaborsacılık yapanlar var). Vergiyi ödeyenler arasında Adana’da Sabancılar ve Has ailesi de mevcut örneğin.

İddialardan birisi Almanya’ya hoş görünmek için bu verginin uygulandığıdır. Oysa kitapta kaynaklardan alıntılarla görüleceği gibi Türk Genelkurmayı o dönemde çoktan Almanya’nın savaşı kaybedeceğini tespit etmişti. İnönü, Hitler’in hiç hoşuna gitmeyen “her saldırıya karşı toprakların korunacağı” bildirisini yayınlamıştı. Almanya bütün cephelerde gerileme halinde o tarihlerde.

Yine bu dönemde Türkiye’den ayrılan 35 bin Yahudi’nin vergi yüzünden kaçtığı söylenir, ama sözkonusu grup en düşük gelirli kısımdır ve vergi ile hiç bir ilgileri yoktur. Birçoğu sonradan Türkiye’ye dönmüştür.

Türkiye’deki yabancı uyruklulara uygulanan yüksek tutarlı vergiye ise bu devletlerden hiç bir tepki gelmediğini biliyor musunuz? Çörçil anılarında bile bahsetmemiştir. Almanya, ABD gibi ülkelerden hiç bir tepki gelmemiştir. Nasıl gelsin ki? Onlarda daha ağırları alınmaktaydı: 

İsviçre’de bizdekinin aksine ırk bazlı uygulanan Yahudi Vergisi adıyla bir vergi vardı! Çalışma kampları kurularak Yahudiler devlete borçlarını ödemişti. İngiltere 50 bin Yahudi’yi sürgün etti. Sürgünleri taşıyan bir gemi batırıldığı için can kayıpları yaşandı. Fransa 43 bin Alman asıllı Fransız’ı sürgün etti, yolda kayıplar yaşandı. Evlerini Fransız askeri yağmaladı. ABD 100 bin Japon asıllıyı sürgün etti, oraya göç etmek isteyen 250 bin Yahudi’yi geri çevirdi. Daha çok örnek var kitapta.

Gelelim “bedeni mükellefiyet” konusuna. 1940’ların dünyasında cezalar aslında çok daha şiddetli. Bizim devlet otoritesinin asıl amacı ise cezalandırmadan çok cehennemden çıkış için gerekli finansmanı sağlayabilmek. Bu nedenle hapis cezası uygulanmıyor, çünkü hapisteki kişinin kaynaklara ulaşarak vergiyi ödemesi daha zor. Yaşanan belirli sayıdaki  trajedilerin sorumluları ise yasadaki hafifletici sebepleri, itiraz hakkını uygulamayan Faik Ökte sınıfındaki bir kaç bürokrat. Ancak tabi ideal olanı bir kişinin bile burnunun kanamamasıydı. O dönemde bürokrasinin hükümete karşı güç dengesinde çok daha üstün konumda olduğunu da unutmayalım. Hem haltları yerler, hem de sözde günah çıkaracağım diye kitap yazıp kendi yaptıklarını devlete mal ederek ülkenin başına çorap örerler.

Varlık Vergisi ile aynı dönemde kırsal nüfusa da (nüfusun %95’i) Toprak Mahsulleri Vergisi ve Hayvanlar Vergisi gibi elde avuçtakini tüketen ağır vergiler uygulanmıştır. Cahit Kayra’nın deyişiyle “Varlık Vergisi VARLIKtan, Toprak Mahsulleri ve Hayvanlar vergileri ise YOKLUKtan alınmıştır”. Kömür madenlerinde köylüler zorla çalıştırılmıştır, kayda geçen 419 ölüm vardır! Ülkenin sınırlarını beklemek zorunda olan, topu topu 18 milyon olan ülke nüfusundan koparılarak gönderilen 1 milyon askerden açlıktan ölenler vardır. Oğlu askerde olduğu için tarlada gelinini eşeğinin yanına bağlayan yaşlı köylünün görüntüsü nasıl unutulabilir? (Netflix’te bunları anlatan bir yapım görebilir misiniz?). Tüm alınan vergiler öncelikli olarak ordunun perişan durumunu biraz olsun düzeltebilmek için alınmıştır.

Bir tane iyi Türk karakter olmayan Kulüp dizisindeki Aşkale’ye gönderilme sahneleri hiç utanmadan 2. Dünya Savaşı filmlerindeki toplama kampı görselleriyle bire bir aynı çekilmiş. Oysa pek çok tanıklık genel ortam hakkında aksini söylüyor, Varlık Vergisi Faciası’nın yazarı Faik Ökte bile şöyle yazmış: “Çalışma kampında hayat zannedildiği gibi güç olmamıştır. Senenin mühim bir kısmı evlerde, kahvehanelerde tavla iskambil oynamakla geçmiştir. Kampa para getirerek rahat yaşama imkanı bulunmuştur. O kadar ki, şehir hayatı nedeniyle bozulan sıhhatleri düzelmiş, gidenler ailelerini şaşırtacak kadar canlı, neşeli olarak geri gelmişlerdir”. Cahit Kayra’nın kitabında başka tanıklıkları da okuyabilirsiniz. Bu ortamı Nazi kamplarına benzetmek insanların kafasında bir eşleşme sağlamak için yapılmış bir cambazlıktır. Hiç bir savcının “toplumu kin ve nefrete sürüklemek” gerekçesiyle dava açmaması ilginç bu yapımlara.

Son olarak vergi ile aynı dönemde Türkiye’nin yardım elini uzattığı Nazi mağdurlarına değinmek istiyorum. Sadece Almanya’dan kurtarılan Yahudilerin hikayesini anlatmak yeter aslında. Çok bilinmeyen diğer bir konu da savaşa katılmaktan kaçınamadığı için açlıktan kırılan Yunanistan’a yaptığımız yardımlar ve bize sığınan Yunanlara gösterilen özendir. Kitaptaki Yunan devlet adamlarının teşekkür mesajlarını okuduğunuzda basit birer resmi yazışma değil samimi birer teşekkür mesajı olduklarını göreceksiniz. Varlık Vergisi nedeniyle Türk Devleti’ni ırkçılık ile suçlamanın saçmalık düzeyi daha net görülecektir.

Ekler kısmındaki Faik Ökte bölümünün eğlenceli olduğundan bahsetmiştim. Ökte’nin Varlık Vergisi Faciası dışında bir kitabı daha var: Daha Mesut Bir İnsan. Ek 4’te bu kitabın bir özeti verilmiş. Kısaltarak alıntılıyorum: “Çocuk yapmasına izin verilmediği halde yapanlar kısırlaştırılmalıdır. Nesil yetiştirecek aileleri devlet seçmelidir. Dünyada tek devlet olmalıdır. Tek dil ve tek yazı olmalıdır. Grev, lokavt yasaklanmalıdır. Herkes istediği kadar ev, milyonluk yat almamalı, gayrimenkul mülkiyeti kısıtlanmalıdır. Komünizmi reddediyorum. Mülkiyet fazlası, gelir fazlasından vergi alınmalıdır….” Gördüğünüz gibi kafası epey karışık bir “kılavuz” sayın Ökte. 

***

Toparlamak gerekirse, Türk devleti ideal koşullarda olmasa da savaşa girmemek için her kesimin fedakarlık yapmasını gerektirecek önlemler almış, amacında da başarılı olmuştur. Hatta savaşa girmediğimiz halde sonuç aşamasında kazanan tarafın yanında yer almak mümkün olabilmişti (savaşın sonuna doğru Almanya’ya kağıt üzerinde savaş ilan edildi). Eğer savaşa girilseydi, yaşanacak kayıpların boyutu kıyaslanamayacak kadar yüksek olurdu. Elbette o ortamda vergi de diğer işlemler de kusursuz şekilde uygulanamadı, mutlaka bireysel trajediler ve haksızlıklar (hem gayrimüslim ve hem de müslim vatandaşlar için) yaşandı. Ancak bunlar asla işin tamamını devlet politikasına yansıtarak yapay bir mağduriyet yaratacak düzeyde olmadı. Eşit bir vatandaş olduğumuzu söylüyor ve Kurtuluş Savaşı’nı kazanmamızı sağlayan Tekalif-i Milliye’den nasıl şikayet etmiyorsak, bu vergilerden de şikayet etmememiz gerekir.

Bugün sosyal medyada paylaşım yapan bazı arkadaşlarımın Kulüp dizisini izledikten sonra yarım yamalak bilgilerle bir anda Orhan Pamuklaşarak aynı klişeleri tekrar ettiğini üzülerek görüyorum, bu da rakibin yöntemlerinde ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor. “Ne kadar rahat, bir kalemde harcıyorsunuz” diye sormadan edemiyorum. Umarım kendileri de Cahit Kayra’nın kitabını edinirler, ya da en azından bu özeti paylaşırlar da gerçeğin biraz daha yayılmasını sağlarlar.  

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s