YENGEÇ DÖNENCESİ (TROPIC OF CANCER) – HENRY MILLER

 

Amerika, kıyametin cisimleşmiş halidir.

Der ve devam eder:

Sürükleyecek dünyayı da kendisiyle birlikte, dibi olmayan o kuyuya.

***

Henry Miller ile tanışmam rastlantı eseri oldu. Başka bir kitabı edinmek için gittiğim Bağdat Caddesi Remzi Kitabevi’nde rafları karıştırırken, Tropic of Cancer’ın arka kapağında “1930s”, “bohemian” ve “Paris” sözcüklerini görünce almamak gibi bir seçeneğim yoktu.

Okumayı çok uzun zamana yaydım. Sevdiğim yapıtlar için hep yaparım bunu, bitmesini istemem çünkü. Her bitiş bir ölümdür. Tabi yaymanın sakıncaları da oluyor, karakter isimleri unutulabiliyor ya da son sahnenin havasından çıkılıyor aradan geçen zamanda. Ama yazar Henry Miller gibiyse çok da fark etmiyor, çünkü gövdeli bir yazın evreni kurulmuştur artık. 

Miller insanda yazma isteği uyandıran yazarlardan. Çünkü cümleleri kalem değil kendisi yazıyor. Resimle uğraşanlar bilir, çok kolay yapılmış gibi görünen iyi resimleri yapmak aslında en zorudur. Kolay okunan metinler için de geçerlidir bu. Yüzlerce sayfa çöpe gitmiştir eminim Yengeç Dönencesi de yazılırken.

Kitabın kapağından başlayalım. Tracey Emin sevdiğim bir desenci (ressam diyemiyorum), ama Penguin her zamanki gibi işin satış tarafını düşünmüş kösnül bir izlek seçerken. Miller’dan asla bir Bukovski çıkmaz, çok daha fazlasıdır. Erotizm Miller için ‘insanlık durumu’ denen ormanın başlangıcında geçtiği akarsulardan biridir sadece. Bukovski yalnız kalmak ile ilgili şunları yazabilir mi örneğin?:

Öyle kesif bir sessizlik ki kulaklarımda Niagara çağlıyor. (…) Odanın varoluş nedeni sadece düşüncelerim. Sadece ben, düşündüklerim ve korkularım. (…) Her saniye üzerine sıradağlar gibi çöker. İçinde boğulursun. Çöller, denizler, göller, okyanuslar. Zaman bir balta gibi vuruyor. Hiçlik. Dünya. Ben ve ben olmayan.

Sartre’a daha şık bir selam gönderilebilir miydi?

***

Miller bugün Batı’da biraz görmezden geliniyor, onun yerine Beat Kuşağı öne çıkarılıyor. Halbuki Miller, Beat Kuşağı’nın kötü bir şekilde kopyaladığı ana kaynak. Görmezden gelinmesinin nedenleri bu romanda bile çok net gözüküyor: Picasso’dan ve ‘sanat’ından nefret ediyor, Joan Miro ile dalgasını geçiyor, hepsinden önemlisi Amerikan-İngiliz imgesini yerin dibine batırıyor. Bunu en güzel ortaya koyduğu kısım “İngilizce duymadığı özlediği için” iki göz iki çeşme ağlayan Fillmore’u Londra’ya sepetlerken onunla matrak geçtiği satırlar. Beat Kuşağı’nda ise alt metine gizlemeye bile gerek görülmeyen bir ABD ve Anglo-Sakson övgüsü vardır. Sahibinin yazınıdır Beat Kuşağı, öyle gözükmese de.

Bu arada Miller’ın Fransızlara da bayıldığı yok, ama Fransa’yı açıkça itiraf etmese de seviyor. Özellikle de Paris’i. Paris için yazdıklarını buraya almıyorum, alırsam dalından koparmış olacağım.  Lütfen kendiniz okuyun. Büyüsüne kapılan herkes gibi “Benim kadar Paris’i seven var mıdır?” diye düşünürüm, ama Miller’a hakkını teslim etmek zorundayım. Çünkü o da benim gibi olumsuz taraflarını da seviyor (koparmadan duramadım):

Amerika’da termometreyi duyulmamış derecelere düşüren soğuklar olabilir, ama Paris’in soğuğu Amerika’da bilinmeyen bir soğuktur; psikolojik bir soğuktur o, hem içsel hem de dışsal bir soğuktur. Burada hiç bir şey donmaz ve hiç bir şey çözülmez. 

Bu arada Paris’te gerçekten sevmediği bir şey var, Amerikalılar:

Bu zengin hatunların Paris’e gelmeleri ve en havalı resim atölyelerine yerleşmeleri inanılmaz. (…) Zengin Amerikalı kancıklar ve omuzlarına asılı şövale kutuları. Zayıf bir yetenek ve tıknaz bir cüzdan.

Bu arada ben tüm alışılmış klişelere rağmen Fransızları da severim, çünkü dikkatle bakarsanız Anadolu köylüsünün müdanasızlığı ve nüktedanlığı içseldir gerçek Fransız kültüründe, duvarları aşabilene. Eskisi kadar olmasa da hala dünyanın en estet halkıdır. Monarşiyi şölenvari şekillerde defetmiştir. Angıllar gibi hesapçı değildir, güzellikle ve kibarlıkla alay etmez, konuşmadan önce “bonjour” demezsen yüzüne bile bakmaz. İkinci çoğul şahıs vardır! Biliyorum, Eski Türkiye’yi özlüyorum aslında Fransızlarda, Altın Güneş devriminin Türkiye’sini. 

Neyse, Dönence’ye dönelim. Modern roman sınıfına girebileceği için olay örgüsünü özetlemenin çok anlamı yok. Paris’i üzerine resimlediği boş tuval olarak görülebilir olay örgüsü. Ama tam olarak modern roman da denemez, çünkü baş karakter (Miller’ın kendisi) bir değişim geçirmiyor, gereksinim de duymuyor buna. Diğer karakterler neredeyse garnitür. Adamın Amerika’dan buraya ilk kitabını yazmak için geldiğini bilmek yeterli. Paris’i Paris gibi yaşayan bir bilincin içine giriyorsun sadece bir kaç sayfa çevirerek, yetmez mi? Son bir viognier koparıyorum:

Söylediğim gibi, gün olağanüstü başladı. Anca bu sabah tekrar ayırdına vardım dokunulabilir Paris’in, haftalardır fark edemediğim. Olasılıkla, kitap içimde büyümeye başladığı için.

Paris’in bizim türümüzü ışığa uçan pervaneler gibi çekmesine şaşmamak gerekir. Yapay bir sahnedir o. Dönen bir sahnedir, izleyici çelişkiye tüm yönlerden bakabilir. Paris’in kendisi bir drama başlatmaz. Başka bir yerde başlamıştır drama. Paris bir forsepstir, cenini rahimden ayırır ve kuvöze koyar. Yapay doğumların beşiğidir Paris. Beşikte sallananlar kendi toprağını düşler, Berlin, Nev York, Şikago, Viyana, Minsk. Viyana asla Paris’te olduğundan daha çok Viyana değildir. Beşik bebelerini salar ve yerine yenileri gelir. Duvarlarında okursun adlarını Zola’nın, Balzak’ın Dante’nin, Strindberg’in, herhangi bir zamanda bir şey olmuşların yaşadığı yerlerin. Herkes burada bu zaman ya da şu zaman yaşamıştır. Burada kimse ölmez.

***

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s